Arş.Görv. Nimetullah SUCU
Ülkemiz bugün belki de tarihte hiç olmadığından çok fikir bombardımanına maruz kalmaktadır. Ancak bu fikir akınları kendi içinde bağımsız bir ideolojinin üretilmesine değil, daha çok kemikleşmiş bir ideolojiye monte edilmiş ve bu haliyle yamalı hale gelmiş bir ideolocya örgüsü ile kuşatılmamıza neden olmaktadır. Bu kuşatılmanın bir neticesi olarak bugün ideolojilerin kendilerini bağımsız bir zeminde kurmalarının ve örgütlemelerinin önü alınmış olunuyor. Artık, pilav üstü kuru şeklinde İslamcı üzeri az sosyalist, sosyalist üzeri az milliyetçi, liberal üzeri az İslamcı olmak gibi birbirlerine eklemlenmiş bir ideolojik montaj hattından söz edebiliriz. Aslında, “kes yapıştır” şeklinde ifade edebileceğimiz bu yoz gelenek bize Tanzimat’tan miras kalan bir taklitçilik maraziyesinin ürünüdür.
Türk siyasal hayatında seyreden teatral ideolojik seyrin komik yanına göz gezdirdiğimizde dün bölücü bir örgütün elebaşıyla yan yana pozlar verirken bugün milliyetçi söylemlerle ön plana çıkan bir siyasi parti lideri ve onun tutarsız eylemleri göze çarpar. Bu seyrin trajik yanına baktığımızdaysa neoliberal mankurtlaştırma projesi doğrultusunda tarihsel gerçekliğe yabancılaşmış bir milletin zamansız ve zeminsiz bir boşlukta sallanan siluetini görürüz. Nitekim; Kurtuluş Savaşı yıllarında Adana’da, Urfa’da, Adıyaman’da, Kahramanmaraş’ta bir etnisitenin değil, bir milletin toptan imha edilmeye çalışıldığı gerçeği bugün bir masal edasıyla okullarda çocuklarımıza okutulurken, genç nesil demokrasi ve özgürlük yaftası altında kendi tarihine küfretmeyi bir entelektüellik nişanesi sayıyor.
Bu durumun ortaya çıkmasındaki en önemli etken elbette ki dev medya patronları ve onların yayınları aracılığıyla millete sundukları, bilimsel bilgi içeriğinden yoksun malumat yığınlarıdır. Şöyle ki; bugün artık nereden geldiği belirsiz binlerce bilgi düşünce kanallarımıza hücum etmektedir. Böylesine bir seçenek bombardımanı eşliğinde insanlar isteme kabiliyetini yitirirken, “toplum bunu istiyor” diyerek irade sarhoşluğundan mülhem bir verileni alma (düşünsel obezite) hastalığı meşruiyet kılıfı haline getirilerek gereksiz onca yayın eşliğinde toplum toptan uyuşturuluyor. Böylece, insanımız gerçek tarihsel üretimi yok sayılarak, tek işlevi basit yeniden üretimde bulunmak olan bir biyo-psişik topağa dönüştürülüyor. Neticede, tarihin öznesi olma yanından yalıtılmış ve cansız bir nesne yahut basit bir enerji kaynağına indirgenmiş insan yığınları ortaya çıkıyor.
Nitekim, bugün neredeyse herkes başkalarının düşündükleri üzerinden düşünmeye ve yaşamaya koşullandırılıyor. Otonom(=kendi içinde bağımsız) aklın yerine heteronom(=dışarıdan dayatılan) aklın geçirildiği böyle bir düzen içerisinde kurulu sistemin yaptığı en büyük bölücülük belki de zamansal bölücülüktür. Zira; neoliberal düzende geçmiş unutturulup, insanımızın tarihsel gerçek üretimi sıfır mesafesine indirgenirken, geleceğe dair yaratılan puslu havanın insan belleğine çökmesiyle düşlemek de artık bir düş haline getiriliyor. Oysa, hayat insanın nostaljiyle ütopya arasındaki ince hatta üretimde bulunmasıdır. Toplumsal üretime dönük geçmiş kazanımların yok sayıldığı, geleceğe dair tasarımların tasayla kıskaç altına alındığı neoliberal düzen içerisinde insanın tek yaşamı şimdiki zamana özgüleniyor. Böylece, eylemlerimiz şimdiki zamanla çekimleniyor, öznelerimiz an’a terk ediliyor, cümle var oluşumuz şimdiki zaman kabında eritiliyor. Neticede, yerleşik fikirlerin yerini uçucu, moda niteliği kazanmış konjonktürel fikir tortuları alıyor.
Köklü ve stratejik düşünme özelliğini yitiren insanımız bugün ülkemizin çorak fikir tarlasında yeşerecek bir ülkü arıyor. Ülkesini arayan zeminsiz ülkülerin havada uçuştuğu bir ideolojik öykünme çağında, etnik bölücülüğün azdırılmaya çalışıldığı bir yol haritasında işlerinin yolunda gittiğine inananlar olabilir. Ancak; er geç bu ülkede kökü tarihin ve toprağın derinliklerine uzanan, insanımızın aklına ve yüreğine kök salan, yerli bir ülkü boy verecektir. O ülkü yeşerdiğinde, millet ülkesiyle birlikte ülküsüne dört elle sarılarak yürümeye devam edecektir.
Nimetullah Sucu
Araştırma Görevlisi,
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı
3 Kasım 2006