Toplumsal İlişkilerin Simülasyonlar Aracılığıyla Bürokratik Bağlamda Yeniden Tasarımı ve Kapitalizmin Teslis Yorumu

 

Arş.Görv. Nimetullah SUCU

GİRİŞ

“Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.”[1] Buradan hareketle simülasyon denildiğinde bir hakikatten çok hakikat(li)lik payı taşıyan bir modelden söz edilebileceğini söyleyebiliriz. Şöyle ki, hakikat olma vasfına haiz bir şeyin işlevsel boyutu hakikati ifade etmesidir. Oysa simülasyonda işlevsellikten işlemselliğe geçiş söz konusudur. Başka bir deyişle, simülasyon denilince gerçeğin tüm göstergelerine sahip ve bir gerçekliğin oluşması için gerekli tüm aşamalardan geçirilmiş işlemsel bir ikizleme durumu kastedilir. Dolayısıyla simülasyon hakikatin nihai biçimde oluştuğu ana dek tezahür eden göstergelerin inşası sürecidir. Ancak, böyle bir inşa sürecinde hakikate değil yokluğa ulaşılır. Zira, simülasyon sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak anlamına gelen dissimuler(gizlemek) den farklı biçimde sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak anlamına gelir ve bu anlamda bir varlığa değil yokluğa gönderimde bulunur. Bunun yanında, simülasyon ‘taklit’, ‘suret’ ve ‘parodi’den farklı biçimde aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçeği ifade eder. Bu bakımdan simülasyon denildiğinde taklidi değil, tatbiki bir durum söz konusudur. Zira gerçekliğin kurulmasındaki bütün aşamalar kaydedilirken ulaşılan şey göstergelerden ibaret bir gerçektir.

 

Buradan hareketle, bugün simülasyonun gerçeği kuşatan etkisinden bürokrasinin de nasibini aldığını söyleyebiliriz. Latince “bura”(masaları kaplamada kullanılan koyu-renkli kalın kumaş) ve Yunanca “kratos”(egemenlik, yönetim) sözcüklerinin bir araya gelmeleriyle türetilen ve ilk kez 1745 yılında fizyokrat iktisatçı Vincent de Gournay tarafından büroların artan egemenliğini betimlemek için başvurulan “bürokrasi” kavramı, zaman içinde anlam ve içeriğini değiştirerek, kapitalist topluma özgü bir devlet yönetim biçimini anlatmak için kullanıldığı günümüze ulaşmıştır.”[2] Ancak, bugün bürokrasi kavramı kapitalist simülatörler elinde ilk kullanıldığı anlamı ifade edecek şekilde simüle edilmiştir. Şöyle ki, bürotik bir toplum modeli içerisinde bürokrasi egemenliği örten kalın bir örtüye dönüşmüştür. Bürokrasinin simüle edilmiş hali bugün devletin kapsamında değil, devleti kuşatacak bir demir kafese dönüşmüştür.

 

Küreselleş(tir)meci politikalarla birlikte bugün toplum kendini oluşturan bireylere indirgenmiş bir toplama indirgenirken, onun temel birimi olan birey dahi atomize edilmenin eşiğine gelmiştir. Kendi psişik çevresinde ve fiziksel çevresinde içten ve dıştan bölünmeye tabi tutulan böyle bir birey karşısında iktidar mekanizması elbette kayıtsız kalamazdı. Zira bu biçimde dağıtılmış bir birey kontrol altında tutulmadığı takdirde mevcut düzenin sürdürülmesi garanti altına alınmış olmazdı. Bireyin içten içe ve içten dışa atomize edildiği bir dünyada devlet otoritesi eskiye nazaran daha güçlü biçimde etkisini hissettirmeye başladı. Şöyle ki, neoliberal politikalar elinde devlet, sosyal içeriğinden yalıtılmış ve salt kamu güvenliğinden sorumlu bir panoptik aygıt durumuna indirgenmiş bir gerçeklik olarak karşımıza çıktı.

 

Böyle bir panoptik aygıt karşısında bürokrasinin simüle edilmesiyle oluşan bürotik bir toplum modeli çerçevesinde kurumsallıklar her bireyin ontik uzamında yeniden inşa edildi. Aslında bu inşa süreci gerçekliğin öldürülmesiyle doğan boşluğu gidermeyi erek edinen ruh çağırma seanslarına tekabül eder. Bu seanslar eşliğinde katledilen gerçekliklerin cesedi bireylerin ontik uzamına defnedilerek yeniden diriltilmeye ve onların varlığında ölümsüzleştirilmeye çalışılır. Böylece, toplumda her birey bir müze, bir hapishane, bir tımarhane haline getirilir. Artık, kurumsallıklar her yerdedir. Dışarıdaki kurumsallıklar salt içerdekileri unutturmak için vardır. Zira her birey kendi nelik hücrelerine tıkanmış büyük bir hapishane iken, dışarıdaki hapishaneler salt içerdeki mahkûmiyeti unutturmak içindir. Yine, her birey mikroskobik düzlemde genetik kodlarına dek deşifre edilirken artık etno-kültürel öğeler barındıran bir müzedir.

 

Bürokratik rasyonalite bu şekilde köktenci pazar rasyonalitesi elinde simüle edilerek toplumun denetlenebilmesinde ve gözetlenebilmesinde aracı bir unsur kılınmıştır. Şöyle ki, bugün artık kişiler arası ilişkiler olabildiğince gayrı şahsi hale getirilmiştir. Hatta bu gayrı şahsilik durumu bireylerde öyle derin boşluklar doğurmuştur ki, bugün gelişmiş çoğu kapitalist ülkelerde insanların sırf konuşma, dokunma vb. ihtiyaçlarını giderecek kurumsallıklar meydana getirilmiştir. Görüldüğü gibi simülasyon dediğimizde salt mevcut hakikatten tek taraflı bir etkilenim durumundan söz edilemez. Aynı zamanda simülasyonun da simüle edilen gerçekliğin değiştirilmesinde ve dönüştürülmesinde anahtar rolü mevcuttur. Dolayısıyla, günümüzde bürokrasi kavramının simüle edilmesi bürokrasinin öldüğüne değil, tersine değiştirilip dönüştürüldüğüne işaret eder. Aslında simülasyon hakikatin altındaki zeminin kaymasına neden olur. Böylece, mevcut hakikatin nesnesi de değişmiş olur. Nitekim bürokrasinin simüle edilmesi gerçekte devletle varlığı mündemiç olan bir gerçekliğin ondan ayrı ve sanki ona dışsalmış gibi algılanması durumunu doğurur.

 

Çalışmamızda, simülasyonun bu ideolojik manipülasyon işlevi göz önünde bulundurularak bürotik bir toplum modelinde bireyler üzerinde kurulan tahakküm biçimleri üzerinde eleştirel biçimde duracağız. Teknolojik barbarlık çağı olarak ifade edebileceğimiz bir dönemde böyle bir toplum modelinin bürokritiği epistemolojik ve ontolojik uzamı istilaya uğramış insanın varlık coğrafyasını özgürleştirmeye adanmıştır.

 

Modern aklın bölümlemelerle tanıladığı dış dünyadaki gerçeklikler bugün piyasa tipi köktenci rasyonalite elinde en ince ayrıntısına dek bölünerek gözlemlenebilir değil, fakat gözetlenebilir ve denetlenebilir hale getiriliyor. Makro kaliteden mikro kantiteye geçiş olarak adlandırabileceğimiz bu süreç dahilinde dış dünyadaki gerçeklikler mikroskobik analize tabi tutularak kantitatif bir yekuna indirgenir. Aklın makro kozmos yerine mikro kozmos üzerinde yoğunlaşması bütünü gözden kaçırmamıza neden olur. Böyle bir mikroskobik akıl üzerinden toplum genetik şifrelerine dek çözümlenirken toplumsal olan sürekli dışta bırakılır.

 

Bu çalışmamızda, piyasa tipi köktenci rasyonalite olarak ifade edebileceğimiz mantıksal argümanların doğurduğu kısmi bakış açısını bir yana bırakarak, bütünlüklü biçimde psişik ve fiziki çevre içerisinde birey üzerinde kurulan bürotik tahakkümün iki ayrı boyutu üzerinde duracağız. Bireyin psişik süreçleri üzerindeki iç kontrol mekanizmalarını zamanın bürotize edilmesi üzerinden incelerken, onun fiziki çevre dâhilindeki tarihsel üretim süreçleri üzerindeki dış kontrol mekanizmasını uzamın bürotize edilmesi üzerinden analiz edeceğiz. Böylece, bireyin içsel ve dışsal kontrol mekanizmaları eliyle biyo-psişik bir topak haline getirildiği gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

 

Son bölümümüzde ise bu analiz düzeyleri üzerinden, neo-kapitalizmin kaos durumundan her şeyin kavranabilir olduğu (immobilizm ideolojisinin vardığı son durak) yeni bir totaliter kozmos durumuna geçiş seyrini teslis metaforu dolayımıyla incelemeye tabi tutacağız. Çalışmamızın sonunda kapitalizmin simüle ettiği gerçeklikleri metaforik bir dil ve düşünme sayesinde eski gerçek zeminlerine oturtmaya çalışacağız.

 

 

I. DERİNLİK ANALİZİ

 

Piyasa tipi köktenci rasyonalite doğrultusunda her şey tarihsel içeriğinden yalıtılarak toplumsal zemininden koparılıyor ve zamanın sonsuzluğu içerisine akıtılıyor. Zamanın sonsuzluğu içerisinde tüm yerleşik değerler yerlerinden edilirken böyle bir girdabın içerisinde sürekli bir köklere dönüş çağrısı dillendiriliyor. Gerçekte, köklere dönüş olarak dile getirilen şey, yerlerinden edilmiş değerleri pazarın akliliği doğrultusunda işleyen çıkarlara bağlamaktır. Başka bir deyişle, kendi için olanı pazar için kılmaktır. Böyle bir erek doğrultusunda nitel sıçramaları doğuran nicel tekâmüller reddedilerek devrimlerin oluşumu engellenmiş olur. Şöyle ki; zamanın sonsuzluğu içerisinde şimdiki an kabına akıtılan her şey tekâmül seyrinden yalıtılarak kendinde bir şey haline dönüştürülür. Kendinde ve rastlantısalmış gibi gösterilen şeyler daha sonra pazar içinleştirilir ve köktenci rasyonalite elinde simüle edilir. Buradan simülakr olarak ifade edilen karşı hakikatler zinciri oluşturulur. Böylece, toplumsal üretim içerisinde oluşturulan gerçek tarih yerine piyasa içerisinde gösterge ibrelerine göre ayarlanmış kurgusal bir tarih ortaya çıkar.

 

Böyle bir tarih düzlemi içerisinde olgular toplumsal zemininden yalıtılarak salt fenomenal bir seyir içerisine oturtulur. Neticede, kavramlar tarihsel köklerinden koparılarak pazar içerisinde yeni türde anlamlar kazanırlar. Şöyle ki, milliyetçilik artık etno-kültürel temellere vurgu yapan müzelik bir ideolojiye, sosyalizm sosyal olan ne varsa tüketildiği bir zeminsizlik içerisinde boşlukların doldurulmasına, dinsel ideoloji ise Tanrı’nın bile simüle edildiği bir dünyada yeni türde bir Tanrı’nın hizmetkârına dönüşür. Gerçekte, kapitalist simülatörler muhalif kanadı tek tek her hakikat için kazdıkları mezarların doldurulması işleviyle donatırlar. Böyle bir işlevsellik içerisinde öldürülen hakikatler karşısında ideolojinin kendisi de mezar süsleme sanatına dönüştürülür. Bu yüzden, yapılması gereken şey kapitalist simülatörlerin kazdıkları kuyuya düşmemektir. Aksi halde, bugün ya hakikatlerin ölümüyle doğan boşluğu doldurmaya çalışacağız ya da hakikatlerin ardından yas tutacağız. Bu yüzden kapitalizmin salt zemin etüdüne tabi tutulması sistemin bütünlüklü biçimde incelenmesi açısından yeterli değildir. Dolayısıyla, kapitalizmin derinlik analizine tabi tutulması kapitalizme dolgu malzemeleri sağlamaktan çok, bir mayın tarlasına dönüştürdüğü düşün coğrafyasının temizlenmesine hizmet edecektir.

 

I.1.Zamanın Bürokritiği

 

İnsanın şimdiki zaman içerisine tarih üretemez hale getirilerek sabitlenmesini immobilizm ideolojisi olarak adlandırabiliriz. Bu ideoloji doğrultusunda ilan edilen tarihin değil, gerçekte dondurulmuş bir tarih içerisindeki öznenin sonudur. Zira; insanın özneliği onun tarih üretiyor olmasına bağlıdır. Bu yüzden tarihin sonunun geldiğini uluğlamak aynı zamanda “insan özne olmasın, insanın özneliği engellensin” demekle eş değerdir. İnsanın özneliğinin dumura uğratılması iknaya ya da zora dayanır. “İndéterminisme” de bu yolda çarpıtıcı bir mekanizma olarak kullanılır. Bilindiği gibi; “indéterminisme(belirsizlik, belirlenmemişlik) ilkesi, bazı fiziksel fenomenlerin ölçeklerinin küçüklüğü ölçüsünde ölçülemez hale gelmelerinin ve /veya aynı bir şeyin bir boyutunun ölçülmesinin, diğer bir boyutunun ölçülmesini olanaksız hale getiriyor olmasının tespitine dayanır.”[3] İnsanın modern dönemin bir eleştirisi olarak öne sürülen nesneleştirici rasyonellikten yalıtılmış biçimde irrasyonelliklerin sivri ucuyla özneleştirilebileceği yönündeki postmodern düşünüş aslında insanı zaman ve mekânın belirleyemediği, bu anlamda tanrısal mertebeye benzer bir makama yerleştirir. Bireyin bu belirlenmemişlik anlamındaki özgürlük payı ölçüsünde bilim de dâhil hiçbir şeyin nesnesi olmadığı bir dünyada, insanın artık bilimin ve aklın gösterdiği yolda yürüyerek toplumda ortaya çıkan olumsuz durumları giderme yolunda bir uğraş içerisinde bulunması gereksiz ve boş bir çaba olarak görülür. Böylece, toplumla görülecek bir hesabı olduğunun bilincinde olan eylem adamının yerine kendi dışından belirlenmiş bütün yapılara aşkınlık ve kutsallık atfetmiş, bu anlamda onları kendi iradesi doğrultusunda değiştirmek yerine, kendisi onlara boyun sunmaya yönelmiş bir heteronom birey ortaya çıkar. Dünün gökyüzünün fethine soyunan modern insanı gitmiş, yerine yeryüzünü bile değiştirip dönüştürme cesaretini elde etmekten yoksun heteronom birey gelmiştir. Bütün bunlar sürekli değişen bir dış dünya karşısında insanın doğal akışında, sürüklenen hareketsiz bir nesne konumunu sürdürmesini öğütleyen çağımızın immobilizm ideolojisinin postmodern damgalı ürünleridir.

 

Bütün bu anlattıklarımızdan yola çıkarak, günümüzde sıkça dillendirilen irtica kavramının insanın biyo-psişik bir topak haline getirilmesi ile nasıl yakından ilgili olduğunu göstermeye çalışacağım. Bilindiği gibi; irtica kelime anlamıyla geriye dönüşü ifade ediyor. Ancak; burada hangi geriye dönüşün kast edildiği hususundaki bilinmezlik, insanların belleğinde mürteciliğin zaman noktasında kesin ve mutlak bir adresinin bulunmadığı bir tablo yaratıyor. Ancak, şunu söyleyebiliriz ki, mürteciliğin varabileceği en yüksek ve bu yüzden mutlak olarak görülebilecek sınır mutlak bir immobilizmin, yani hareketsizciliğin (durulumlu zeminde dondurulan tarihin şimdiki an içinde eritildiği ve insanların bu eriyik içerisinde doğal düzenlilikler çerçevesinde akıntıya sürüklendiği nokta) canlı kılındığı yere tekabül eder. İmmobilizm ideolojisi sonucunda durulumlu bir nesne olarak belirleyici özelliğinden yalıtılmış insan zamanla yaşamdan çekilmeye başlar. Yaşamdan çekilme, kendini en güçlü biçimde yeni şeylere ve değişmeye olan tiksintide gösterir. “Bu da yoğunluk ve biçim açısından farklılık gösterir. Eylemsizlik ne kadar derinse o da değişme tehlikesinden ya da çabasından o kadar korkar. Değişmektense statükoyu-bu ister bir iş, yaşam çevresi, bir işçi, ister bir evlilik eşi olsun- olduğu gibi korumayı tercih eder. Durumunu düzeltebileceği de aklına gelmez.”[4]

 

I.1.a. Bürotipik Zamanın Biyotipolojisi

 

İmmobilizm ideolojisi doğrultusunda zamanın bürotipleştirilmesiyle bürokrasi simülasyonunun insanın asal varlıksal özelliklerini* kayıt altına alan bir enformatik egemenliğe dönüştüğünü söyleyebiliriz. Zira bürokrasi simülasyonu elinden geldiği ölçüde toplumu bir dokümantasyon merkezine dönüştürerek, çok sayıda insanı klasörlere sıkıştırıp kataloglamanın peşindedir.

 

Modernliğin katı bürokratik işleyiş tarzına dair bugün pek çok postmodern eleştiri söz konusudur. Örneğin aileden yola çıkarak şöyle bir tespitte bulunulabilir: “Öyle ki, modern ailevi mahremiyet, devletin yapılarının kapısından giremediği özerk bir alan olmanın tam zıddındadır; döllenmeye göre düzenlenmiş cinsiyet ilişkilerinden başlayarak, bireyler arasındaki tüm ilişkilerin doğrudan “yurttaşlığa ilişkin” bir işlev yüklendiği ve devletin sürekli yardımıyla mümkün kılındığı bir alandır.”[5] Bu postmodern eleştiriye karşın, bugün devletin yurttaşları sayısallaştırıp elektronik cihazların içerisine hapsettiğini düşündüğümüzde iddia edildiğinin aksine postmodern bir dünyada bürokratik yapının gevşemediğini simüle edilerek dönüştürüldüğünü ve toplumun daha fazla denetlenebilir ve gözetlenebilir olmasının bir aracı kılındığını söyleyebiliriz. Nitekim küreselleşme ile birlikte vatandaşların kimlik ve vergi numaraları üzerinden kayıt altına alındığı bir dijital devlet düzeni içerisinde yazçizcilik anlamıyla bürokrasinin göstergeleri ortaya çıkmıştır.

 

Bu bakımdan, dün dosyalara işlenen insanlara bugün dosya numarası verilerek, daha dev bir bürotipik örgütlenme tarzı benimsenmiştir. Bugün ülkemizde, faşizmin en görünür kılındığı alan bu anlamda bürotipik faşizmdir. Çalışanların yönetim sahasında fişlenerek dosyalara kaydedildiği, gözetleme ve denetlemenin panoptik bir sisteme dönüşecek ölçüde geliştirilmesi ile günümüzde elinde kırbacı, cezalandırmak için orada duran bir Tanrı anlayışının bu dünyada görünür kılındığı bir mistifikatif totalitarizm rejimi altında yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. Böyle bir rejimin genel mantığını köktenci rasyonalite olarak adlandırmak mümkündür. “Piyasa tipi rasyonalite seçme özgürlüğünün teşvikine tabi oluyor ve seçim gerektiren durumların belirsizliğini besliyorsa köktenci rasyonalite de önceliği güvenlik ve kesinliğe veriyor ve bu kesinliği baltalayan her şeyi-en başta da bireysel özgürlüğün kaprislerini- kötülüyor. Köktenci yorumuyla din, tüm öteki bireysel seçimler gibi özelleştirilen ve özel olarak uygulanan/pratiğe dökülen “kişisel bir mesele değil, bir compleat mapa vitae’ya en çok yaklaşan şeydir: Hayatın bütün yönleri hakkında kesin kurallar koyar ve böylece bireyin omuzlarına-postmodern kültürün her şeye kadir olduğunu ilan ettiği ve piyasa reklâmlarının da sonsuz gücünü dile getirdiği fakat birçok insanın bu yük için çok zayıf bulduğu omuzlara- binen ağır sorumluluğu kaldırır.”[6] İşte, rejimin gerçek teminatı burada saklıdır. Zira; her şeyin muğlak hale geldiği bir dünyada herkes sonsuz bir kesinlik arayışı içerisindedir. Üstelik bu belirsizlik durumunun getireceği külfetlerden kaçmanın peşindedir. Tam bu noktada, panoptik bir totaliter rejimin kurulması onlar için kurtarıcı bir işlev görür. Aslında “neo-liberalizm, günümüzde bir din olmanın ötesinde, köktenci(fundamentalist) bir inanç niteliği kazanmış bulunuyor.”[7]

 

Böyle bir köktenci inanç doğrultusunda zaman üzerinden insanın biyolojik varlığıyla birlikte psişik yanı da atomize edilerek tahakküm altına alınmıştır. Şöyle ki, biyolojik temelde insan olması yanıyla bütünlüklü ve evrensel bir değer taşıyan insanın ırk, cinsiyet, deri rengi vb. asal özellikleri üzerinden ifade edilen bir varlığa dönüştürülmesi topraktan gelen insanı toprağa yabancılaştırır. Territoryumsuzlaştırma geleneğinin yüceltildiği bir küresel düzlemde insan ontik gerçekliğinden yalıtılarak zamanın akışında varlıksal temel özellikleri pazar içinleştirilen bir nesneye dönüştürülür. Artık, kendi f-tipi varlığında her insan ayaklı bir hapishanedir, kendi çok kültürlülüğü içerisinde her biri birer ayaklı müzedir. Dolayısıyla, günümüzde insanlar bizatihi kurumsallıkların taşıyıcı varlıkları haline dönüşmüştür. Bürokrasi simülasyonu bürokrasi göstergelerinin bireyin iç dünyasına dek nüfuz ettiğinin temel karinesidir. Bu anlamda, artık katı bürokratik işleyiş tarzının bırakılarak esnek üretim ve yönetim sistemine geçildiği yönündeki sav salt bir aldatmacadan ibarettir. Zira, gerçekte kurumsallıklar bireyin iç kanallarına dek nüfuz eden kontrol mekanizmaları haline getirilmiştir.

 

Neticede, insan toplumsal temelde ekonomik eşitsizlikler üzerinden bir sınıflandırmaya tabi tutulacak yerde biyotipoloji diye adlandırabileceğimiz bir biyolojik sınıflandırma üzerinden ayrıma tabi tutulur. Bu da, insanlar arasında kapitalist sistemin yarattığı gerçek bölünme çizgilerinin silikleşerek bunların yerine yeni ve yapay türde bölünme çizgilerinin yaratılmasına hizmet eder.

 

I.1.b.Akıcı Sermayeden Akıcı Psikeye ve Hipertin:

 

Günümüzde sermayenin akıcı hale gelmesiyle psike biçimleri de akıcı hale gelmektedir. Şöyle ki; sermaye bireyselleştirilirken kapitalist sistemin azgın rekabet ve mülk edinme koşulları içerisinde birey bireysel içeriğinden ve özne olma özelliğinden yalıtılır. Böyle bir durum, bireyin kendisini bir birey olmanın ötesinde bir nesne ve şey olarak görmesine yol açar. Hal böyle olunca Adorno’nun egonun şeyleşmesi olarak ifade ettiği durum ortaya çıkar.

 

‘İd’in alabildiğine yüceltildiği, ‘ego’nun şeyleştirildiği ve ‘süper ego’nun bastırıldığı bir tüketim toplumunda toplumsal süreçteki dinamizme koşut biçimde psişik süreçlerde de hareketlilik gözlenir. Bireyin psişik yaşamının dinamik bir düzleme oturması egemen iktidar düzeni için kontrol edilmesi güç bir durum ortaya çıkardı. Dolayısıyla, kapitalist düzen içerisinde birey duygulanım mekanizmalarına kadar görünür ve bilinir kılınmaya çalışıldı. Zira artık mevcut rasyonaliteyi tehdit edecek türde bir irrasyonellikler silsilesi ortaya çıkmıştı.  Böyle bir irrasyonellikler zemininde aşırı uçların törpülenmesi düzenin varlığını sorunsuz biçimde sürdürmesinin teminatı olarak görülüyordu.

 

Biyostatik karşısında psikede bu türlü bir dinamizmin ortaya çıkması tinin toplumsal düzlemde yaşanmış deneyimlerin etkisiyle biçimlenmiş gerçekliğinden uzak bir hipertinin oluşturulmasına neden oldu. Böyle bir tinsel hakikatlilik dâhilinde hareketliliğin yanılsamalı doğasının ardında anın içerisine hapsolmuş bir ayrı tin saklı durur.

 

Dolayısıyla artık iktidarın varlığını bireylerin dışında bir güç olarak hissettirmesi tek başına yeterli değildi. Bu yüzden, iktidar içe taşındı ve bireylerin biyopsişik süreçlerinde belirleyici bir unsur haline getirildi. İktidarın tek tek bireylerin biyopsişik yaşantılarında etkili kılınmasıyla birlikte biyo-iktidarlar oluştu. Böylece, makro düzeydeki iktidar mikro düzeyde varlığını hissettirir konuma geldi. İktidarın bireyin tüm yaşamına içkin kılınmasıyla onun dışında düşünülemeyecek bir heteronom birey türü ortaya çıktı. Heterenom birey, biyo-psişik bir topak haline dönüşmüş ve onun dışında, ona dışsal bir sosyo-ekonomik mobilizasyonun etkisiyle oluşmuş, dışa bağımlı bir bireydir. Diğer bir deyişle, kapitalizmin akışkan pazar düzenine monte edilmiş yapışkan bireyidir. Böyle bir birey, akıcı sermaye ilişkileri karşısında durulumlu bir düzlemde yer aldığından bu ilişki biçimlerini farklı değerlendirmeye eğilimli hale gelecektir.

 

 Zira iktidarın etkisi altında pazar ritüellerine tabi biçimde yaşamını idame ettiren her birey artık otonom olma özelliğini yitirmiştir. Bireyin bu şekilde toplumun bir parçası olmaktan çıkarılarak pazara monte edilmiş bir tekillik haline getirilmesiyle birlikte iktidarın varlığı koşulsuz kılınmış oldu. Sonuçta iktidar karşısında iktidarsız kılınmış her birey edilgin bir varlık olarak pazar yasalarına tabi hale geldi.

 

Bireyin bu edilginliği karşısında duyguları henüz kontrol edilmesi çok güç mekanizmalar biçiminde iktidar mekanizması için zaptedilmemiş kalelerdir. Pazar içerisinde bu türlü komplike duygulanım mekanizmalarının görünür kılınması için gösteri toplumunun bütün ritüelleri topluma dayatılır ve bireyler bu ritüelleri yerine getirme noktasında özendirilir. 14 Şubat gibi bütün sevgililerin evrensel kutlama günü niteliğinde kolektif ritüeller canlandırılır. Bu şekilde, sevgisi açığa vurulmuş kalabalıklar iktidar tarafından gözetlenebilir ve denetlenebilir kılınır. Ancak, küreselleşmenin tüketim çılgınlığı stratejilerinin bir sonucu olarak artık sevgi tarzlarımızda da bir dönüşüm gözlenmektedir. Şöyle ki; belirli bir süreye ve bağlılığa dayalı sevgi ilişkisi yerini kısıtlı bir süreye tabi bir iştiyak alevine, daha doğrusu ihtirasa bırakmıştır. İhtirasın tantanası kuru gürültüden uzaktır. Zira iktidarın tahtını sallayabilecek denli güçlü bir duygulanım mekanizmasıdır. İrrasyonelliklerin ucunun küresel bir dünyada bu şekilde sivrilmesi elbette iktidarı rahatsız eder. Bu rahatsızlığını mümkün mertebe giderecek bir yol olarak toplumda düzeni yeniden tesis edecek teşviklere ve özendirici faaliyetlere yer verilir. Şöyle ki, evlilik kurumunun salt prosedürden ibaret bir sözleşme ilişkisine dönüşmüş olmasının getirdiği sakıncaları gidermek için e-devlet savsözü altında bireylerin yeniden ailelerine kazandırılması düşüncesi canlandırılır. Nitekim modern dönemde belirli çalışma saatleri çerçevesinde iş yerine uzam ve zaman noktasında bağımlı çalışan yerine esnek üretim ve yönetim modeli çerçevesinde zaman ve uzam noktasında iş yerinden bağımsız yeni türde esnek çalışan yaratılır. Ancak, esnek üretim ve yönetim modeli gerçekte iktidarın bireylerin özel yaşamlarında patlak veren çalkantıları ve bu çalkantıların doğurduğu sosyal gerilimleri kendi yararına derleyip toplama girişimidir. Dolayısıyla, bir e-devlet olduğu yolundaki sanı gerçekte bir d-devlet(dijital devlet) gerçeğine tekabül eder. Zira bireyler artık ne kadar çalıştıklarını kaydeden cihazlar ve üretimin her anında performanslarını test eden araçlar üzerinden daha fazla gözetlenebilir ve denetlenebilir kılınmıştır.

 

Duygularla hisler çoğu kez birbirine karıştırılır. Oysa hislerimiz daha çok psişik bir düzlemde kendilerini ifade ederken, duygularımızın belli bir tarihi ve bu tarihsellik içerisinde toplumsal biçimde bir üretilmişlik payı söz konusudur. Bu bakımdan duyguların iktidar mekanizması tarafından kontrol altında tutulması hislere göre daha kolaydır. Zira hisler psişik düzlemde iktidara karşı gizli senaryoların tinsel malzemesi haline getirilebilir. Bu yüzden, iktidar mekanizması insanların hislerini belirli bir alana kanalize ederek, hislerin bu kapatılmış alan içerisinde yoğunlaştırılmasını sağlar. Böylesine bir hisler bulvarında sislerin dağılarak hislerin yapay duygulanım mekanizmaları kisvesinde ortaya çıkmasına neden olunur. Şöyle ki, insana dair sevinç, acı, merhamet, hüzün gibi en doğal hisler basit yeniden üretim içerisinde yoğrularak yapay kurgusallıklar üzerinden sanal bir tarih oluşturulur ve insanlar duygularını böylesine bir tarihsellik vurgusu üzerinden yaşar hale gelirler. Böylece, insanlar daha evvel hiç tanımadıkları insanların yaşantıları üzerinden yaşamaya koşullandırılırlar. Bu da, duygulanım mekanizmalarının ortak bir zeminde işlerlik kazanmasına ve bu şekilde iktidar mekanizması eliyle kontrol altında tutulmasına hizmet eder.

 

Hislerin bu şekilde tek kaynakta toplanarak tazyiğinin kesilmesi duyguların istenilen biçimde şekillendirilmesinde de belirleyicilik kazanır. Şöyle ki, duyguların altındaki toplumsal zeminin kaydırılarak yerine yeni türde bir toplumsallıkla kuşatılması tarihsel gerçek üretim dışında basit yeniden üretim doğrultusunda ortaya konulmuş bireysel duygulanım mekanizmalarının doğuşuna neden olur. Duygu dünyasının standardizasyonu hislerin fişlenmesi, fişlendikten sonra kodlanması ve paketlenip yeni türde duygulanım biçimleri olarak pazara sunulması durumlarını kapsar. 

 

Günümüzde de, aynı biçimde medyatik bilgi dolayımıyla toplumun uyuşturularak mankurtlaştırıldığını ileri sürebiliriz. Ancak, mankurtlaştırmadan farklı olarak, bugün toplumsal hafıza silinirken, insan zihni boş bırakılmıyor, türlü safsatalarla doldurularak medyatik bir hafıza inşa ediliyor. Bu bakımdan, efsanede yarım kalmış işi bugün küreselleştirme ideolojisinin uygulayıcıları bitirmişlerdir. Çünkü dünyanın yeni efendileri artık köleleştirdikleri kimselerin salt bedensel gücüne değil, aynı zamanda onların standardize edilmiş zihinlerine de ihtiyaç duymaktadır.

 

Çağımızın bu yeni türdeki mankurtlaştırma projesi doğrultusunda, insanlar geçmişlerini düşünemeyecek hale getiriliyorlar. Boşaltılan ve bir çöp kutusuna dönüştürülen hafızaları, salt şimdiki ana sabitlenerek stratejik düşünme yetisini kaybederek güncel düşünme özelliğine sahip kılınıyor. Böylece, günü kurtarma peşinde olan, toplumda ortaya çıkan huzursuzlukları bireysel durumlara atfeden ve kısa vadeli çözüm önerileri sunan bir insan topluluğu oluşturuluyor. Kısa vadeli düşünen, geleceğe dair plan yapabilme becerisinden yoksun günümüz insanının sadece toplumsal hafızası değil, aynı zamanda toplumsal duyuncu da imha ediliyor ve bunun yerine hiper bir duyunç inşa ediliyor. Bu doğrultuda, insanların duyarlılık mekanizmaları başka alanlara yönlendiriliyor.

 

Bu hiper duyunç inşası doğrultusunda, insanların dış dünyaya yönelik geliştirdikleri tepkiler salt sanal ortamın içerisine hapsedilmiş ve eleştiri mekanizması dışa değil, içe yönlendirilmiş durumdadır. Böyle bir ortamda, insanlar dizi filmlerdeki sanal kahramanların sanal yaşamlarını en ince ayrıntısına dek bilirlerken, kapı komşularının ya da ailelerinden bir ferdin yaşadığı sıkıntılardan bihaber biçimde yaşamlarını sürdürebilmektedir. Herkesin duyarlılıklarını sosyalden sanal olana doğru kanalize ettiği bir toplumda, “toplumsalın yerini sanal almış durumdadır. İnsanlar, sanalda üzülür, sanalda dertlenir, orada sevinir, orada hüzünlerini ya da sevinçlerini paylaşır hale geliyorlar. Bu da, toplumda herkesin bir diğerine yabancılaştığı ve kimsenin bir diğerinin toplumsal sorunlarından haberdar olmadığı bir ortamın sürekli kılınmasına neden oluyor.

 

 

I.1.c.Bilincin Arkeolojisi, Bulguların Belgelere Dönüştürülmesi ve Psişik Dokümantasyon Merkezi:

 

Bugün bilgi açıklayıcı değil, açığa çıkarıcı bir işlevle yüklü kılınmıştır. Bu bakımdan, hükmedenlerin hükmedilenleri daha fazla bilinir kılmalarının bir aracına indirgenmiştir. Bilginin bu dönüşümü, onun bilimsel içeriğinden soyutlanarak güncel bir anlam kazandığının da göstergesidir. Zira gerçekte bir olayın bilimsel biçimde açıklanması demek, o olayın olayla ilgili hiçbir boşluğa mahal vermeyecek ölçüde açıklanmasıdır. Ancak, bilgi bugün tersine boşluklar yaratmanın bir aracına dönüşmüştür. Şöyle ki, bilincin derin yarılmalar ve travmalar içerisinde mevcut katmanlarının teşhir edilmesi bilgi eliyle olanaklı kılınmıştır. Dolayısıyla, bilgi insanın içsel dökümanlarının dışa vurulmasının ideolojik manipüle aracı haline gelmiştir.

 

Freud toplumsal ilerlemenin önkoşulunu insanın iç otoritesi(bilinçdışının gücü) ve dış otoritesi(toplumsal baskı) arasındaki çatışmaya bağlıyordu. Buradan hareketle, insanın bireysel beni ile toplum arasındaki çatışmanın neticesinde değerler halesi oluşuyordu. Ancak, günümüzde pazar bireylerin iç otoritesini eline geçirerek onların bilinçdışını sürekli körükleyecek uygulamalar doğururken, iktidar mekanizması da geçici bir süreyle dış otoritenin bu kışkırtılmış benlikle uzlaşmasını sağlıyor. Ancak, sanıldığı gibi bu uzlaşı bireyin özgürleşmesi değil, daha fazla görünebilir ve bilinebilir kılınmasının iktidar aracıdır. Zira bireyin bütün içsel yaşantısı pazar eliyle tek tek deşifre edilerek gün ışığına çıkarılır ve Psişik Dokümantasyon Merkezi olarak adlandırabileceğimiz bir kurumsallık dâhilinde bireyin bilinçaltına dair bu bulgular fişlenerek bilgiye, sonra belgeye dönüştürülür ve kayda geçilir. Böylece, birey büyük suçluluk duygularıyla sığınacak bir liman arar ve nihayet pazar yasalarına kayıtsız şartsız boyun sunmaya hazır hale gelir.

 

I.1.d. Özne Kültü ya da Öznelliğin Yoğunlaşması:

 

Marksist kuram özne nesne diyalektiği üzerine kurulu iken, pozitivist düşünce elinde ya arı öznellik ya da arı nesnellik seçenekleriyle bizi baş başa bıraktı. Modernlikle birlikte yüceltilen öznenin postmodern sisler bulvarında yitirilişiyle birlikte bu boşluğu giderecek bir mekanizma olarak bir öznellikler atölyesi kuruldu. Böyle bir atölye içerisinde sistematik düşünce ve uzun erimli fikirler yerine sezgiler ve duygular üretimin motor gücü kılındı. Böylece, kuramsız bir praksis dâhilinde insanların eylem içerisinde kendi hissel dünyalarıyla temas içerisinde oldukları sanrısı insanı salt bir enerji yığınına dönüştürdü. Bu da ideolojilerin kendisinden çok, o ideolojileri çağrıştıran sloganlara bağlılığa dayalı bir insan güruhu ortaya çıkardı. İnsanların içeriğe dair gözlerinin bu şekilde kapanmış olması gerçekte sözünü ettiğimiz pazar merkezli köktenci rasyonalitenin doğal bir ürünüdür. Zira, bu şekilde insanlar kantitatif bir mantıkla mübadele değeri üzerinden düşünmeye açık hale gelirler. Aslında öznelliğin bu şekilde yoğunlaşması tahrip edilmiş özneye gerçekte olduğundan daha fazlasının bahşedilmesidir. Başka bir deyişle yitirilmiş özneliğin uç bir öznellikle doldurulması çabasıdır.

 

Böyle bir çaba irrasyonelliklerin ucunun sivrilmesine ve pazar için akli olanın gerçekleşmesine hizmet eder. Şöyle ki, aktivite içerisinde fikirleriyle var olan insan reflektivite içerisinde anlık tepkileriyle var olmaya başlar. Böyle bir ortam içerisinde kapitalist sistem kontrollü alternatif diye adlandırılabilecek bir yöntem dâhilinde insanları tepkileri üzerinden gözetlenebilir ve denetlenebilir basit enerji kaynaklarına dönüştürür. Che Guaverra t-shirtleri giyerek devrimci bir tepki geliştirdiğini düşünen insanların tüketim toplumu içerisinde eritilerek kayıt altına alınması buna bir örnektir.

 

Dolayısıyla, öznelliklerin yoğunlaşması sanıldığı gibi öznenin gerçekte önemsenmesini değil, tersine öznenin simüle edilerek öldürülmüş öznenin yerini öznenin gösterge biçimleri olan öznelliklerle doldurma çabasını ifade eder. Bu bakımdan öznenin bir hakikat biçiminde değil hakikat(li)lik biçiminde var kılındığından söz edebiliriz. Aslında heykeltıraş yordamıyla özneden koparılan öznellikler pazar içinleştirilerek bir estetik nesneler yığını oluşturulmaktadır. Ancak, göstergeler sade hakikatler karşısında o kadar usturupludur ki, çoğu kez onları hakikatin kendisinden daha hakikat biliriz. Özetle bu durumu nesnel gerçeklikten öznel hakikat(li)liğe geçiş biçiminde nitelendirebiliriz.

 

 

II. ZEMİN ANALİZİ

 

İnsanın biyo-psişik gerçekliği üzerinden yaratılan sümülakrlar ve bunlar üzerinden kurulan kontrol biçimlerinden söz ettikten sonra, şimdi artık onun toplumsal ve tarihsel gerçek üretimi zemininde yaratılan simülakrlara ve onlar aracılığıyla kurulan tahakküm biçimlerine geçebiliriz.

 

II.1.ZEMİNİN BÜROKRİTİĞİ

 

Bilindiği üzere, maddenin içsel ve dışsal olmak üzere iki türlü devinimi söz konusudur. Maddenin dışsal devinimi daha hızlı biçimde ortaya çıkarken, içsel devinimi görece daha yavaştır. Maddenin dışsal hiperaktifliğine aldanarak içsel anlamda onun durağan olduğu yanılsamasına kapılırız. Dolayısıyla madde, içsel ve dışsal devinimin diyalektik sentezi içerisinde düşünülebilir. Ancak, immobilizm ideolojisi diyalektiğin çarklarını kırma ereğinde olduğu için maddi bir gerçeklik olarak insanın içsel devinimini yukarıda sözünü ettiğimiz mekanizmalar eliyle durdurmaya teşebbüs ederken, aynı zamanda dışsal devinimini de engellemeye çalışmaktadır. Şöyle ki, insanın gerçek tarihsel üretimini şimdiki zaman kabında basit yeniden üretime dönüştürerek onun tarihsel bir varlık olarak etkin ve etken yanını tahrip etmektedir. Bu şekilde, insanın makro kozmos üzerindeki yerini daraltarak onu mikro kozmos içerisine hapsetmektedir. Zeminin belirli sınırlar dahilinde daraltılmasıyla sınırları verili bir prosedür üzerinden insan ilişkileri kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Böylece, herkesin aynı şekilde düşündüğü, aynı kültürel kalıplar dâhilinde eritildiği ve bir anlamda tüketildiği bir aynileştirme durumuyla karşılaşılır. Bürokrasi simüle edilerek bürotipik bir zeminde insanların hizaya getirilmesinin bir aracı kılınır. Şöyle ki, nasıl bürokraside bireyin uymak zorunda olduğu ve herkesi bağlayan standart koşullar varsa, aynı şekilde toplumsal zeminde de bireylerin bütün halinde uymakla yükümlü kılındıkları davranış ve söz kalıpları yaratılır.

 

II.1.a.Hizmet sektöründeki insanların aynileşmesine benzer bir aynilik durumu:

 

80’li yıllara gelindiğinde giderek fabrika üzerine kurulu düzen bambaşka bir dünyaya kapıları aralamaktadır. “Üçüncü sektör (hizmet) insanların üretim şekline hâkim olmakta ve buna göre “üçüncü sektör yaşam biçimi” oluşmaktadır(belli bir giyim tarzı, belli yerlerde gezmek, belli yerlerden alışveriş yapmak, belli bir tip araba kullanmak yaygınlaşmıştır.”[8] Bugünse, bu aynileşme tutkusu daha büyük ölçülerdedir. Ayrıca, belirli bir sınıfın yaşam biçimine öykünmenin sınıf atlamakla eşdeğer olduğu yanılsaması içerisinde bireyler özgül bir sınıfın hâkim davranış biçimini bir pazar ritüeli biçiminde benimser hale gelmişlerdir. Artık gündelik yaşamda yediğimiz yiyecekten tutun da dinlediğimiz müziğe dek neredeyse bütün davranışlarımız üzerinde egemen sınıfın yaşam biçimi belirleyicilik niteliği kazanmıştır. Bu nedenle, artık Kızılay’da ya da Bahçeli-7’de dolaşıyor olmak bile bireyler için belirli bir sınıfa dâhil olmak biçiminde algılanıyor. Gerçekte küresel kapitalizm bireyleri habituslarına dek pazar içinleştirme mekanizması doğrultusunda dönüştürme çabası içerisindedir. Gloard’ın deyişiyle, “Toplum artık bir fabrika gibi işliyor”, fakat buna karşılık fabrika üzerine kurulu hayat ortadan kalkıyor.

 

II.1.b.Mühim-matik Tüketim Ritüeli İçerisinde Bürotip İnsan

 

Küreselleşmeyle birlikte günümüzde kişisel ilişkilerin oranında görece azalış görülüyor. Zira önceleri bir bakkaldan alış veriş ederken müşteriyle satıcı arasında zamanla bağlılığa dayalı bir kişisel ilişki gelişirdi. Şimdiyse kredi kartlarıyla alış veriş yapıldığı için uzun erimli kişisel ilişkiler yerine daha bürotize edilmiş ilişkiler yaşanmaktadır. Şöyle ki; kredi kartıyla alış veriş yapan bir insanın önündeki fişi imzalaması yanındakiler ve karşısındaki için önemli bir konumda olduğu izlenimini ve yanılsamasını oluşturur. Kişi, bu şekilde kendisini çevresindekilere göre daha üst bir konumda hissederken, aynı zamanda yaptığı işin tören havasında işletilmesiyle çok mühim bir iş yapmış olduğu havasına kapılır. Buna kapitalist sistemde tüketim merasimi adı verilebilir. Böyle bir ilişki çerçevesinde kişi kendi konumunu tüketim üzerinden tanımlama yoluna gider. Böylece, kişi kendisini tükettiği şey ölçüsünde bir toplumsal konum içerisinde görür. Aslında tüketim çılgınlığının temeli de burada yatmaktadır. Şöyle ki; hayatın üretim zemininde karar mekanizmalarına etkide bulunma noktasında kendisine paye biçilmemiş bir insan kendisini basit gündelik yaşantısında bir karar merciinin temsilcisi sıfatıyla işlem yapan bir insan olarak düşünmeye yönelir. Bu bakımdan pazar merasimleri aynı zamanda pazarın dolgu malzemeleridir. Zira bu malzemeler eşliğindedir ki, bir insan gerçekte doğan boşluğu yanılsama mekanizmalarıyla doldurma çabasına girer.

 

Tüketimin bu şekilde bireyin temsil sorununu ve statü gereksinimini gidermeye dönük bir törensel ritüele dönüştürülmesiyle tüketim özendirilir ve bireyin tarihsel gerçek üretimde bulunma potansiyeli bu teşvik yoluyla emilir. Neticede, birey gerçekte tarihsel özne olma işlevinden(değiştirmek ve dönüştürmek) yalıtılarak, salt bir işlemciye indirgenir. Böyle bir ilişki içerisinde satıcı da, aynı biçimde basit bir işlemciye dönüştürülmüştür. Satıcının alıcıyla olan doğrudan ilişkisinin yerini makineler almıştır. Teknolojik araçlar tüketim ilişkisinin kurulmasında protez kılınmıştır.

 

 II.1.c.Temasa Girmeden Tematize Edilen Bir Dünya ya da Protez İlişkiler Sarmalı:

 

Günümüzde, bilgi herkesin bir diğerinin ne yapacağını kestirebilmesi amacıyla, başkalarının hayatını ve atacağı adımları görünür kılmaya adanmış bir ötekini belirgin kılma mekanizması olarak karşımıza çıkıyor. Herkes, kendisini olabildiğince saklarken, karşısındakini edindiği bilgiler üzerinden alabildiğine görünür kılarak, bu şekilde onun üzerinde hükmetmenin peşindedir. Bilginin böylesine bir araca dönüşmüş olması Nietzche’nin bilgi konusundaki düşüncelerini haklı çıkarıyor. Herkesin kendisini bir diğerinden gizlediğini düşündüğü bu gölgeler oyununda, gerçekte herkes oyunun içindedir. Ancak, bu oyun öylesine gerçekçi hale gelir ki, zamanla bireyler kendi yaşamını yeniden üretmenin en üst sınırını ‘ilk haberdar’ olmaya indirgeyerek, elde ettiği bilgilerden yola çıkarak, gerçek yaşamın kendisinin dışında yaşanacak bir yer olduğu yanılsamasına kapılır. Bilginin bu şekilde, insanın kendisini topluma dışsal bir varlık olarak görülmesine neden olacak bir işleve sahip olmasıyla, insanlar toplumda meydana gelen olumsuz durumların özgül bir çevreyi ilgilendirdiği yanılgısına düşerler. Oysa her biri gerçekte toplumun ortak sorunu olarak ortaya çıkan gerçekliklerdir. Mesela; Aysun Hanım kadın programlarında izlediği toplumsal gerçeklikleri zamanla salt izleyici olması durumuna aldanarak kendisine dışsal olaylar biçiminde algılayacaktır. Hatta izleyici konumunda hiçbir toplumsal olumsuzluğun üzerine yapışmadığı yanılsamasına kapılarak sanal bir rahatlık hissedecektir.

 

Bu korkunun en açık göstergesi günümüzde bir çığ gibi büyüyen bilişim teknolojileridir. Aslında, insanların teknolojik araçlar üzerinden iletişim kurma çabası dokunma fobisinin ürünüdür. Şöyle ki; “teknolojiler dünyayla olan etkileşime aracılık etme, erteleme hatta ikame etme işlevlerini üstlenmektedir. Dünyayla ve dünyanın gerçekliğiyle doğrudan temasa girmekten kaçınmak için teknolojileri kullanırız. Temasa girmek, dünyanın yabancılığını hissetme riskini de beraberinde getirir; dokunma duyusu, dünyanın kaotik veya katastrofik yapısına maruz kalma riskini de taşır.”[9] Oysa günümüzün insanı için, üzerine hiçbir sosyal lekenin bulaşmaması ideal olandır. Onun için kendi bireyselliğinin ötesinde sosyal içerikli her hangi bir sorumluluk biçimi sadece yük getirebilir.

 

Bu teknolojiler üzerinden fenomenal bir seyir halinde her birimiz gösteri toplumunun birer tarafsız izleyeni biçiminde konumlanırız. Bu yeni-dünyanın artık yük getirmeyen, basitleştirilmiş yeni bir dili ve bu ortama katılan insanların da yeni bir kimliği vardır. İnsanların isimleri artık rumuz olmuştur. Günlük dilde kullandığımız çoğu kelime kısaltılarak siber bir dil oluşturulmuştur.

 

 Özde, sözde dâhil olduğumuz bir dünyanın müdahili olmamak her birimizi sistemin birer müdafisi kılar. Ortada onca haksızlık, zulüm dolaşırken, hepimiz statik birer varlık halinde salt bize verilenler üzerinden tepki geliştirme eğilimine düşeriz. Oysa temas etmeden temalandırdığımız şey gerçekte bize empoze edilen şeydir, kompoze ettiğimiz gerçeklik değil. Bu yüzden, her birimiz bir başkasının yaşantısı üzerinden yaşamaya koşullandırılırız. Bu koşullandırma sayesinde empatizanlık bir çığ gibi büyürken, başkasının yaşadıklarına müdahil olmadan onun içinde olmak, ona dâhil olmak özendirilen bir unsur haline getirilir. Karışmadan içerilen her şey ayrı bir benlik halinde dışta bırakılır. Bu fenomenal düşünüş biçimi kapitalizmin yeni türde bölünme çizgileri yaratarak gerçek bölünme çizgilerini saklı tutmasına koşuttur.

 

Zira bu şekilde kendi saklı gerçekliği üzerinden her birey bir başkasını görünür ve anlaşılır kılarak onun üzerinde gizli bir tahakküm kurar. Bu gizli tahakküm biçimiyse toplumun daha fazla atomize edilmesine hizmet eder. Küreselleşmenin böl parçala ve yut politikası bu sayede daha yaygın biçimde işlerlik kazanır.

 

II.1.d.Kişilerarası İlişkilerin Mübadele İlişkisi Üzerinden Tanımlanması:

 

Bu bakımdan küreselleşme politikaları neticesinde kişilerarası ilişkiler bürokrasi simülasyonu üzerinden değişime uğratılmaktadır. Şöyle ki; artık bir insanın bir başkasıyla ilişkisinin olduğunu söylemesi yakın türde bir ilişki biçimi olmaktan çok uzaktır. Zira “yakın kişisel ilişkiler karşılıklı olarak birbirinin çıkarlarını kollama isteği tarafından belirlenir.”[10] Oysa burada bir başkasının çıkarlarını gözetme isteğinin aksine onun çıkarlarını zedelemek esastır. Bu bakımdan her ne kadar küresel bir dünyada mübadeleye dayalı ilişki biçimi esas olsa da, bu karşılıklılık bireye somut bir fayda sağladığı ölçüde geçerlidir. Karşılıklılığın olmadığı yerde bireylerin çatışan çıkarları söz konusudur. Dolayısıyla karşıtlık ve karşılıklılığın kol kola yürüdüğü bir dünyada samimiyet artık nostaljik bir değer halinde toplumun değerler müzesinde saklı haldedir.

 

Böyle bir ilişkiler ağı içerisinde gönüllülük ortadan kalkar. Karşılıksızlık ve gönüllülük esasına dayalı ilişki biçimi artık sadece ailede yaşanır hale gelmiştir. Dolayısıyla değerler bağlamında bir daraltma söz konusudur. Küreselleşmenin değerleri zaman ve mekân ölçüsünde daraltması ve onları biyo-psişik bir alana hapsetmesi her aileyi bir değerler müzesine dönüştürür. Bireyin içsel yakınlık ortamını salt aile içerisinde duyumsayabilir hale getirilmesi ona dış dünyanın vahşiliklerle ve kötülüklerle dolu olduğu savını sürekli telkin eder. Böyle bir paronoid durum içerisinde birey toplumsal zeminden yalıtılarak toplumun en küçük birimi içerisinde hapsolur. Böylece, aileler her birinde güvenlik kaygısıyla kapanmanın yüceltildiği kurumsallıklar halini alır.

 

Ayrıca, aile içerisindeki ilişki biçimi dışarıdaki ilişki biçimlerinden ayrıdır. Şöyle ki; dışarıda kurduğumuz arkadaşlık, dostluk gibi ilişki biçimlerini tümüyle kendimiz seçerken, aile içerisinde çocuğumuzu kendimiz seçmeyiz. Dolayısıyla, aile içerisindeki ebeveyin-çocuk ilişkisinde gönüllülük ve karşılıksızlık esastır. Ancak, küreselleşme politikalarının değerlerin üzerindeki daraltıcı etkisi neticesinde yakınlığın salt aile ortamına dek geriletilmesi kan bağının ve bu sayede etno-kültürel temellerin yüceltilmesine neden olur. Zira aileler kişiler için küreselleşme karşısında son kaleciklerdir. Etnolojik olanın bu şekilde yüceltilmesi toplumsal temelde gerçek eşitsizlik nedenlerinin göz ardı edilmesine ve bir soy kütüğü üzerinden toplumu değerlendirmeye neden olur. Böylece, ekonomik ve sosyal temelli gerçek bölünme çizgileri yok sayılarak kapitalizmin yapay bölünme çizgileri ortaya çıkar.

 

Ailenin bu şekilde yüceltilmesi aslında her şeyin değiştiği ve müphemliğin hâkim yaşantı tarzı haline dönüştüğü bir dünyada sabit ve değişmez olarak beliren ilişki tarzlarının aile içerisinde bireye güven veriyor oluşudur. Ancak, bireylerin aile içerisinde karşılıksızlık ve gönüllülük esasına dayalı bir ilişki biçiminden sıyrılarak dış dünyada bunun tam tersi biçimde mübadeleye dayalı ilişki biçimlerine koşullandırılmaları oldukça güçtür. Böyle bir süreç içerisinde bireyin hazinesinde saklı tuttuğu toplumsal değerler(dayanışma, yardımlaşma vs.) açığa çıkmadan kalır. Yıllanmış ve bireyin belleğinde bu haliyle değerlenmiş değerler manzumesi bir cemaat içerisinde yeniden anlam kazandığı anda birey artık kendisini bu cemaatin içerisine kapatır. Böylece, cemiyet insanından cemaat insanına doğru evrilen ve özlediği değerlerin cemiyet nazarında bir anlam ifade etmediğini düşünen bir birey ortaya çıkar.  Bu birey, toplumsal olan her şeye düşman haline getirilir. Zira toplumsala duyulan inancın gerçeklik kazanabilmesi için, ilkin o toplumsala anlam atfeden bir toplumun olması gerekir. Oysa bireyler mikro uzamlar içerisinde toplum düşüncesini belleklerinde yitirmişlerdir. Bu şekilde, cemaatler aile içerisinde yaşantılanan deneyimlerin sınandığı bir zemin haline gelir.

 

Buradan hareketle, kişisel ilişkilerin günümüzde tarihsel çerçevesinden yalıtıldığını ve üretilme noktasında neredeyse sıfıra tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Zira aileye dek daraltılan kişisel ilişkilerin tarihsel olma dayanağı elinden alınmıştır. Nitekim “bir ilişki, insan diğeriyle benzersiz bir birey olarak ilişki kurduğu düzeyde kişiseldir; burada diğeri sadece bir rolü yerine getirmez ya da bir ihtiyacı doyurmaz.”[11] Oysa bugün kişiler arası ilişkileri incelediğimizde salt bir prosedüre endekslenmiş ilişki biçimlerinin hâkim iletişim tarzı haline geldiğini görürüz. Paylaşmadan çok iş bölümüne dayanan böyle bir ilişki biçimi içerisinde herkesin işlevi bellidir. Fonksiyonel anlamda böyle bir bölünmenin gerçekleştiği bir toplumda kişisel olmayan ilişki biçimi ağırlıklı biçimde varlığını hissettirir. Zira “eğer taraflardan biri, yalnızca diğeri bir rolü yerine getirdiği ya da bir ihtiyacı doyurduğu için ilişki içindeyse, bu, kişisel olmayan bir ilişkidir. Rolü kimin üzerine aldığı ya da ihtiyacı kimin yerine getirdiği taraflardan hiçbirini ilgilendirmez: O yalnızca bunu birinin yapıyor olmasıyla ilgilenir.”[12]

 

Bu prosedüre adanmışlık öyküsü zamanla küreselleş(tir)me politikalarına karşı son direniş odağı olan aileyi de kapsamına alır. Zira “burjuvazi, aile ilişkilerini örten duygusal peçeyi yırttı ve aile ilişkisini sırf bir para ilişkisi konumuna indirgedi.”[13] Böylece, aile birer ticarethaneye dönüştü. Pazarlıkçı, hesapçı ve faydacı düşünüşün kol gezdiği mekânlar haline dönüşen aile ortamı, eskinin yuva olma özelliğinden sıyrıldı ve bizzat korkunun kalesi halini aldı. Artık, yalnızlık aile eliyle kurumsallaştı. Sonunda, ev barınma ve korunma gereksinimini gideren bir mekân olarak görülmekten çıktı ve bir otele dönüştü. Zira içerisinin de artık birey için dışarısından pek farkı yoktu. Bu yüzden, herkes teyakkuz halinde bir diğerinden kaçmanın yollarını aramaya başladı. Tam da bu noktada, bireyin bu kaçış mekanizmasını doyuracak bir araç olarak medya devreye girdi. Artık, her eve değil, her odaya bir televizyon girdi. Böylece, evin paylaşıma dayalı bütünsel bir mekân olma özelliği ortadan kalktı. Ev, artık farklı kompartımanlardan oluşan parçalı bir mekânı ifade ediyordu.

 

“Bir nesneyi algılamak” diyor Pierre Janet, “üzerine oturulacak bir şey görmek demektir, bir evi algılamak ise, Von Weizsacker’ın daha kesin bir şekilde belirttiği gibi, göze çarpan bir imgeyi görmek anlamına gelmez, tam tersine içine girilebilecek bir nesneyi kavramak anlamına gelir.”[14] Ancak, günümüzde ev, sadece bir imgeye dönüşmüş durumdadır. Aile de, buna koşut biçimde parçalı bir yapıya dönüştü. Böyle bir ailede, baba para kaynağı, anne hizmetçi, çocuk da parazit haline geldi. Herkesin bir diğeri için hazır alıcı konumuna indirgendiği bir yapıda insanların tek buluşma anı medyada kesişen hayatlar oldu. Evinde, eşiyle çocuklarıyla bir araya gelemeyen çiftler, aynı çevrede yaşamalarına rağmen iletişim kuramayan ve hatta medeni ilişkiler dahi geliştiremeyen bireyler kimliklerini hiç alışık olmadıkları yabancı dizilerde buldular. Belki birileriyle dizilerde birlikteydiler ama onlar yaşama alanımızda vardılar, yaşamlarımızda olmasalar da. Ki, biz gerçekte o olmayanlar için üzüldük, ağladık, hatta taraf bile olduk.

 

II.1.e. Fiili Temastan Kaçınmanın Aracı Olarak Yüceltilen Söz ve Sözsel Aynileştirme(=dedikodu):

 

İnsanın dedikodu ile ilişkisi erken yaşlarda ortaya çıkar. “Dil gelişmesinin de etkisi ile üç yaşından sonra çocuklar, arkadaşlarının davranışları, zevkleri, hatta aileleri ile ilgili konuşmalar yapar, yani bir bakıma dedikodu ederler.”[15] Yalnızlıktan doğan acıyı dengelemek için kullandığımız en önemli araçların başında dedikodu gelir. Klasik dedikodu türünün içeriği, her zaman bizi incitmiş birilerince doldurulurdu. Oysa günümüzde yeni dedikodu türünde bizimle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan insanları bile televizyon programları vasıtası ile çekiştirebiliyoruz. Bu da dedikodunun kapsamının genişlediğine açık bir karine oluşturur. Ancak, dedikodu malzemesi yaratmak için başvurulan taktikler hala eski haliyle özelliğini koruyor. Popüler olan taktiklerden birisi, dedikodu yapılacak kişi hakkında masumca sorular sormaktır. Açıkça ne düşündüğümüzü söylemek yerine, “…olduğu gerçekten doğru mu?”, “öyle duydum ki”, “hiç tahmin edebiliyor musun?” gibi klişe sözlerle ilk bakışta masum gibi gelen değişik sorular sorar dururuz.

 

Dedikodunun oluşum seyrine baktığımızda, insanlığın duvarlar örmeye başladığı zamana denk düştüğünü görürüz. Kıl çadırlarda yaşayan eskinin göçebe toplulukları arasında dayanışma, bağlılık, güven gibi duygular daha donanımlı bir biçimde mevcuttu. Ancak; yerleşikliğin doğması ve kent hayatının başlaması ile birlikte insanlar arasına sınırlar çizilmeye, duvarlar örülmeye başlandı. Özel mülkiyetin varlığıyla örtüşen bencillik, kıskançlık, rekabet gibi duygulanım mekanizmaları birbirlerine yabancılaşmış toplum bireylerini birbirleriyle didişmeye zorladı. Sözün bu şekilde insanı tahakkümü altına alacak derecede önem kazandığı ve adeta büyülü bir yapı arz ettiği günümüzde insanlar çoğu kez sözlerinin büyüklüğü altında ezildiklerini hissetmektedirler.

 

Sözün insan davranışlarının önüne geçtiği böyle bir ortam insanların kendi içlerindeki güvensizliklerini gidermek amacıyla acil ve somut bir çözüm beklemelerinin ürünüdür. Bir şeyleri zaman içinde yaşayarak görmek konusunda sabırsız davranan kalabalıklar ilişki biçimlerini belli bir senede bağlı kılma ihtiyacı hissederler. Geleceğe dair güvensizlik, iletişim biçimlerinde de kendini açık biçimde hissettirdiğinden, insanlar gelip geçicilik kaygısıyla ya ilişki kurmaktan vazgeçer ve kendi yalnızlıklarına hapsolurlar ya da muhataplarından soyut duygulanım tarzlarını dahi somuta indirgemelerini beklerler. Aşk, burada artık laboratuar ortamında sınanan bir deney objesi halini almıştır. İnandırıcılığı en yüksek düzeyde olan söz kazançlı çıkar. İnsanların sosyal ortamlarda gösterdikleri türlü fedakârlıklar ve diğer bazı duyarlılıkları görmezden gelinir. Pazarın her şeyi meta haline getirme isteği bu alanda da kendini hissettirir. İnsanların sevgilerini gösterme ölçütleri bile artık değişmiştir. Her şey özünden kopuk bir prosedür zeminine oturtulmuştur. Aşklarımız, yıl dönümlerinde ya da sevgililer gününde tazelenen, fakat sonra eskimeye yüz tutmuş değersiz bir meta zincirinin halkaları arasındadır artık.

 

Aslında, insanların bu şekilde kendilerini sözün büyüsüne kaptırmalarının altında yatan gerçek neden yalnızlığın ortaya çıkardığı bunalım durumu ve doğru olup olmadığı sınanmaya gereksinim duyulmayan bir inanma gereksinimidir. Bir işyerinde, örneğin, yöneticinin en yakınındaki insan, çalışanlar hakkında türlü dedikodular yapar ve genelde yönetici bunları gözlemleyip sağlıklı bir karar almak yerine kolaycılığa kaçar ve başkasının yargılarıyla hareket eder. Sonuçta, yüz yüze hiç temas kurmadığınız gizli bir el sizin önünüzü tıkamaya başlar. Birbirini hiç tanımayan, yüz yüze oturup konuşmayan kalabalıklar sözün büyüsüne kapılarak birbirlerine düşman olurlar. Oysa bireyselleşip, kendi fildişi kulelerinde çalışanlarını seyretmek yerine onların arasına karışıp gerçek iletişim ortamlarında onları gözlemleseler gerçek bir kanıya ulaşabilirler.

 

Sözün davranış biçimlerinden öte bir anlam ve değer taşıdığı günümüzde, kimsenin sizi tanımaya vakti yoktur. Herkes, sosyal ortamlarda kolayca çözülebilecek ve böylece kendileri için güvenli hale gelecek bireyler görmek istiyor. Bu yüzden de; toplum, giyim tarzından konuşma biçimine kadar bir aynileşme sürecine girmiş durumdadır. Bu aynileşme sürecine kapılmamış ve bu akıntıya karşı kürek sallayan insanlar, diğerleri için şifrelenmiş, kompleks varlıklardır. Bu yüzden, onlar üzerinde düşünmek ve akıl yürütmek zihin yorucu faaliyetleri kapsadığından tercih edilir bir iş değildir. Toplumda insanların aradıkları kolayca kullanabilecekleri ve zamanı gelince atabilecekleri türden müsvedde ilişkilerdir.

 

Bu doğrultuda, toplumda müsvedde bir dil oluşturuldu. İnsanlar üzerinde düşünmeyi gerektirecek her türden sözcüğün yerine kolayca kullanılıp tüketilebilecek bir piyasa dili oluşturdular.  Dilin bu şekilde kısırlaştırılması, sözün içinde saklı düşünce malzemelerinin tükenmesine neden oldu. Küreselleşen dünyaya ayak uyduranlar karşısında, bu sürece ayak direyenler kendilerini dışlanmış hissetmeye başladılar.

 

Küreselleşme ile birlikte, normal olanın kriteri de değişmeye başladı. İnsanın basit yeniden üretimine dönük her türden faaliyet normal olarak nitelenirken, gerçek tarihsel üretimine ilişkin eylemler tuhaf karşılandı. Bu normalitenin içinde yer almayan ya da karşısında duran insanlar, marjinal bir yalnızlığa itildiler. Kimileri de, kendileri toplumu dışlama yolunu seçtiler.

 

Herkesin aynı şey üzerinden düşündüğü ve muhakeme yürüttüğü bir toplumda, bireylerin denetlenmesi sistem açısından görece kolay hale geldi. Artık, tele vole kültürü ile beslenen, tek düze giyinen, kullandıkları sözcükler bile birbirleriyle benzeşen tek boyutlu bir insan tipi ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar, toplumsal sahada vermeleri gerekli tepkileri, sanal bir sahnenin oyuncularına kanalize ettiklerinden, baskılar, haksızlıklar, sosyal eşitsizlikler sür git devam ediyor.

 

III. KAPİTALİZMİN TESLİS YORUMU

 

Hegel “gerçek bütünde gizlidir” diyordu. Bugün kapitalist simülatörler elinde gerçek onun kırıntılarının biriktirildiği hakikat(li)liğe dönüşmüştür ve yazık ki hakikatin kendisi dahi bölünerek sayılabilir çokluklar silsilesine dâhil edilmiştir. Kapitalist simülatörlerin simülakrlar aracılığıyla gerçekte kurmaya çalıştıkları şey bir karşı-hakikat(kontra-realite)’tir. Böyle bir karşı-hakikat durumunda gerçekliğin kendisi hayal, hayalin kendisi gerçeklik kılınır. Simülasyonlar bu anlamda hakikatin altının oyulmasıdır.

 

Gerçekte, hakikatin kapitalist simülatörlerce katledilmesi insanlığın aleyhinde işlenebilecek en büyük cinayettir. Bu yüzden, küresel kapitalizm düşün dünyamıza ekilmiş mayınları tek tek patlatan zihinsel terörizme koşuttur. Bürokrasinin simüle edilmesi aracılığıyla yaratılan bürotipik toplum modeli immobilizm ideolojisi doğrultusunda terörize edilerek içe kapanmış bir dünyanın resmidir.

 

Deve kuşu misali başımızı kuma gömerek yaşadığımız için böyle bir dünyanın resmini göremiyoruz. Göstergeler üzerinden toplumsal sahnede canlandırılan bürokrasi oyununu bozmanın yolu hakikatin ölümünü kabullenmemekten geçer. Zira ölüm de bir hakikattir. Ölümün öldüğünü düşünmek tarihselliği dışlamak demektir. Her ölüm tamamlanmış bir hakikattir, ancak hakiki olmayan bir hakikat(li)lik yarım bırakılmış bir hayattır. Bu yüzden, simülakrlar üzerinden yaşamak insanın bu dünyada tabuta konulmasıyla eşdeğerdir. İnsanın bu dünyada cansız bir nesne konumuna indirgenmesi kıyamet sendromunun ve öteki dünya düşüncesinin yeryüzüne indirilmesine koşuttur.

 

Bugün neo-kapitalist düzen içerisinde tanrı dahi simüle edilerek pazarın varlığıyla bütünleştirilmiştir. Kapitalizmin bu yeni türdeki tanrı stratejilerini ve uzun erimli planlarının altında yatan gerçekleri teşhir etmek için metaforik bir dille düşünmemiz gerekir. Zira dünyadaki gerçekliklerin gerçeklilik payı taşıyan göstergelerle yer değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan hakikat boşluğunu dolduracak yegane unsur metaforik düşünüş biçimidir. Zamanın ve zeminin bürotipleştirilmesi ve durağancılığın fetiş halinde yüceltilmesi zaman ve zemin arasındaki boşluğu kaldırır. Artık insan her şeyin pazar için akli bulunan ilkeler doğrultusunda verili bulunduğu bir ortam içerisine doğar. İnsanın kaderi artık kapitalizmin tanrı stratejileri uzmanlarının elinde birer oyuncak halini almıştır. Aslında bu durumu kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirebiliriz. Zira immobilizm ideolojisi aracılığıyla yer ve gök arasında doğan boşluk pazar lehine doldurulmuştur. Böylesi bir boşluğun doldurulması insanın şimdiki zaman kabında dondurulmasına koşuttur.

 

Bilindiği üzere teslis çeşitli dinlerde tanrının bir üçlük halinde düşünülmesi inancına dayanır. Teslis “Hindistan’da Brahma-Vişnu-Şiva, Sümerlerde Anu-Enlil-Ea, Hristiyanlık’ta Baba-Oğul-Ruhu’l Kuds şeklindeki inançtır.”[16] Burada bizi ilgilendiren husus postmodern dönemle birlikte sonsuz bir kaos durumunun canlandığına yönelik savın bir aldatmaca olduğunun ikili bir teslis metaforu üzerinden açıklanabileceği gerçeğidir. Zira böyle bir metaforik düşünüş biçimi çerçevesinde ilk metafor doğrultusunda tanrının Eski Yunan mitolojisindeki Zeus’u, İsa’nın Khronos’u temsil ettiği düşüncesinden hareket ettiğimizde ve Freud’un Oedipus kompleksini de buna eklediğimizde pazar lehine yeni bir kozmos durumunun nasıl canlandığı gerçeği daha iyi anlaşılır.

 

Mitolojide kronosun annesine, babasından öç alması için yardım ettiği ve annesinin verdiği orakla babasının hayalarını kestiği anlatılır. Daha sonraysa gökyüzündeki yerini aldığından söz edilir. Bu mitolojik anlatıyı metaforik bir dille Oedipus kompleksiyle birleştirdiğimizde babayı temsil eden devletin anneyi temsil eden bakire Pazar(Gaia=yer) lehine iktidarsızlaştırıldığı gerçeğiyle karşılaşırız. Ayrıca kronosu zamanın kişileştirilmiş şekli biçiminde telakki ettiğimizde kronosun pazarla bütünleşme isteğini immobilizm ideolojisi ya da post-modern kapitalizmin heterodoks obsesyonu biçiminde adlandırabiliriz. Böyle bir birleşme kıyametin yeryüzüne taşınmasıdır. Zira yer ve gök(=zaman) arasındaki mesafenin daralması tarihsel gerçek üretimin sıfır noktasına indirgenerek yaşamın tümüyle basit yeniden üretim üzerinden canlı tutulması düşüncesinin en üst noktasıdır.

 

 

SONUÇ

 

Bugün neo-liberal kapitalizm bir kara delik yaratarak toplumsal iktidarın temel olduğu bir devlet yapılanması kurmaya dönük girişimleri henüz kaynağında ortadan kaldırıyor. Tıpkı Khronos’un kendi iktidarı için tehlikeli gördüğü oğullarını ve kızlarını yutması gibi. Mitolojide Khronos’un yuttuğu çocukları metaforik biçimde toplumun üyeleri olarak ele aldığımızda Pazar lehine toplumsalın kıyımı düşüncesinden söz edebiliriz. Ancak yine mitolojide Khronos bütün çocuklarını yerken annesinin saklaması sayesinde bu durumdan kurtulan bir Zeus karşımıza çıkar. Khronos Zeus yerine bir taş yutuyor. Bu taş kapitalizmin kara deliğine atılmış ve yankısı henüz gelmemiş bir sosyal nizamın mihenk taşıdır.

 

Zeus mitolojide Metis’ten ödünç aldığı bir ilacı Khronos’a içiriyor ve böylece yutmuş olduğu erkek ve kız kardeşlerinin kurtulmasını sağlıyordu. Bugün kapitalizme kan kusturacak iksir henüz keşfedilmediği içindir ki, toplumsala dair ne varsa hala zamanın(khronos) içerisine hapsolmuş nostaljik tortulardan ibarettir. Toplumsal olanı zamanın tozlu raflarından çıkarıp onu gerçek yerine oturtacak olan güç ne Zeusane bir kurnazlıkta ne de Mesihvari bir kurtarıcıda saklıdır. Öyle olsaydı khronosun kusmasıyla zamanın kabından taşan toplumsala dair her şey küresel kapitalizmin Titanlar’ını yerle bir ederdi. Dünyayı değiştirmeye dönük güç yerin ve göğün fethedildiği ve hınca hınç doldurulduğu bir dünyanın yeraltı hücrelerinde gizlidir.

 

 

Nimetullah Sucu

Araştırma Görevlisi,

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı

2 Ekim 2007


KAYNAKÇA

Akay, Ali, Konu-m-lar, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1991.

Ballibar&Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf, çev: Nazlı Ökten,  Metis Yayınları, İstanbul, 2000.

Baudrillard, Jean, Sessiz Yığınların Gölgesinde, çev: Oğuz Adanır, Doğu-Batı Yayınları, Ankara, 2003.

Baudrillard, Jean, Tüketim Toplumu, çev:Hazal Deliçaylı-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004.

Baudrillard, Jean, Simülakrlar ve Simülasyon, çev: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2005.

Baumann, Zygmunt, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000.

Foucault, Michel, Özne ve İktidar, çev: Işık Ergüden- Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.

Fişek, Prof. Dr. Kurthan, Yönetim, Paragraf Yayınevi, Ankara, 2005.

Horney, Karen, Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, çev: Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, 1999.

Marx/Engels, Komünist Manifesto, çev:Gaybiköylü, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1997.

Mendel, Gérard, Son Sömürge Çocuk, çev: H. Portakal, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1992.

Hortaçsu, Nuran, İnsan İlişkileri, İmge Yayınları, Ankara, 1997.

Hugh, LaFollette, Kişisel İlişkiler, çev: Ferma Lekesizalın, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Jacoby, Russell, Belleğini Yitiren Toplum, çev: Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.

Kristeva, Julia, Ruhun Yeni Hastalıkları, çev: Nilgün Tutal, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993.

Lektorsky, Victor Özne Nesne Biliş, çev: Şükrü Alpagut,  Kuram Yayınları, Ankara, 1992.

Robins, Kevin, İmaj, Görmenin Kültür ve Politikası, çev. Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Scott, J.C., Tahakküm ve Direniş Sanatları Gizli Senaryolar, çev: Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995.

Sennett, Richard, Otorite, çev: Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1992.

Sennett, Richard, Karakter Aşınması, çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2002.

Sennett, Richard, Saygı, çev: Ümmühan Bardak, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.

 

http://alpaslansucu.sitemynet.com

mailto:alpaslansucu@hotmail.com